Selamlar Kafeinsiz okuyucuları; son dönemde kültür, sanat ve güncel konularda çok lagalugaya girmeden “hap gibi” bilgiler, haberler, yazılar paylaşan Kafeinsiz Internet Mecmuası’na ben de yazılarımla katkıda bulunacağım. Beni tanıyanlar çocukluk yaşlarımdan beri iyi bir sinema takipçisi, izleyicisi olduğumu bilirler ve dönem dönem “Ne izleyelim?” sorularını, tavsiye isteklerini çokça alırım. Bu yüzden ben de dönem dönem izlediğim filmlerden beğendiklerimi ve tavsiye edebileceklerimi buradan kısa kısa paylaşıp, şahsi izleme listenize katkıda bulunmaya çalışacağım. Aşağıda tavsiye ettiğim 5 film son 1 ay içerisinde izlediğim filmler içerisinden en çarpıcı olanları beğeni sıralamasına göre gösteriyor.

Malmhaus (Metalhead) (2013) – Yönetmen: Ragnar Bragason
[line style=’solid’ top=’10’ bottom=’10’ width=’100%’ height=’1′ color=”]

Izlanda sinemasından küçük bütçeli bir şaheser film. 1970 yılında Izlanda’nın ufacık bir köyünde metal müziğe gönül veren bir genç kızın, toplum tarafından gördüğü psikolojik şiddeti ve toplum normlarının dışında hareket etmenin bir insan için ne kadar zor olabileceğini gösteren, düşündüren ve arada Black Sabath ezgileri ile sevindiren müthiş bir film.

 

The Grand Budapest Hotel (2014) – Yönetmen: Wes Anderson[line style=’solid’ top=’10’ bottom=’10’ width=’100%’ height=’1′ color=”]

Bu aralar bu filmle ilgili çok fazla yazılıp çizildiği için herhangi bir detay vermek istemiyorum. Sadece arkanıza yaslanın ve Wes Anderson’un dahiyane kurgu yeteneği ve görsel şölenine kendinizi bırakın. Muhteşem bir 100 dakika geçireceksiniz.

 

End of Watch (2012) – Yönetmen: David Ayer[line style=’solid’ top=’10’ bottom=’10’ width=’100%’ height=’1′ color=”]

ABD’deki polislerin hayatı ve maceraları ile ilgili bugüne kadar çekilmiş yüzlerce film var. End of Watch’ın tüm bu filmlerden sıyrıldığı nokta filmin çok büyük kısmının polislerin taşıdığı el kamerası ile çekilmiş ve mini bir belgesel tadında sunulmuş olması. Tüm filmi sanki gerçek bir hikayeymiş gibi izliyor olmanız aldığınız hazzı çok daha yukarıya taşıyor. Jake Gyllenhaal ve Michael Pena’da muhteşem oyunculuklarıyla bu hazza destek olmuş. David Ayer kişilerin psikolojilerini ekrana yansıtma konusunda çok usta bir yönetmen, eğer bu filmi beğenirseniz mutlaka Ayer’in Harsh Times’ını da izlemenizi tavsiye ederim.

 

Fruitvale Station (2013) – Yönetmen: Ryan Coogler[line style=’solid’ top=’10’ bottom=’10’ width=’100%’ height=’1′ color=”]

Henüz 22 yaşında eski bir suçluyken yola gelip düzgün bir hayat yaşamaya and içen Oscar Grant’in tamamen ön yargılar (eski bir suçlu ve ABD’de siyahi olmak) uğruna kaybettiği hayatının gerçek hikayesini anlatıyor film. Zaten filmin adıda Oscar’ın polis tarafından öldürüldüğü durağın adından geliyor. Insanların kafasındaki ön yargılar ve bu ön yargıları kırmanın zorluğu ile alakalı çok güzel bir dram.

 

 

Edge of Tomorrow (2014) – Yönetmen: Doug Liman[line style=’solid’ top=’10’ bottom=’10’ width=’100%’ height=’1′ color=”]

Bu filme listenin sürpriz ismi diyebilirim. Bir kere başrolünde Tom Cruise’un oynadığı, uzaylı işgalini anlatan bir aksiyon filmi diye ele alırsak zaten hepimiz negatif bir önyargı ile filme başlıyoruz ve beklentilerimiz düşüyor. Ancak film, Tom Cruise’un botokstan gerim gerim gerilmiş yüzüne ve gıcık gülümseme ve mimiklerine rağmen düşük beklentileri yukarı çıkartıp iyi kurgulanmış bir aksiyon yaşatıyor. Spoiler vermek istemiyorum ama 1993’te Groundhog Day diye bir film çekilmemiş olsaydı, büyük ihtimal Edge of Tomorrow bir kaç seneye kült bir film olarak anılabilirdi.

Galatasaray Lisesi ve Galatasaray Ünivesitesi’nden mezun Can Sanay, okuma döneminde sinema ve kültürel konular ile ilgili bir çok dergi ve sitede editörlük yaptı. Son 7 senedir P&G’de pazarlama departmanında çalışan Can, yazma işine keyifli bir hobi olarak devam etmekte.